İkinci Gün

Sabah çok erken bir saatte ağaçlardan yere inen Slothları (Tembel hayvan) bulmak için nehrin karşı yakasına geçtik ve yine elinde Maşet (bir çeşit pala) ile önde Grover, arkada biz cangılı yararak ilerlemeye başladık. Yaklaşık yarım saatlik arama sonunda ne yazık ki Sloth’a rastlamadık. Ancak sulak bir alana geldiğimizde Grover biraz tedirginleşti. Önce biraz ileri ilerledi, olmadı sola doğru gitti ama hemen geri geldi. Ne oldu dedik. Etrafımızda piton olduğunu ve hareket etmememiz gerektiğini söyledi. O an ayaklarımın bağı çözülecekti. Nefesimizi dahi tutmuştuk. Daha sonra Grover elleriyle burada bekleyin dedi ve koşmaya başladı. Daha sonra öğrendik ki, pitonun dikkatini dağıtmak ve bizden uzaklaştırmak için böyle yapmış. Fernando Grover’ın uzaklaştığını görünce bize el işaretiyle geriye döneceğiz dedi ve Sloth arama turumuz sona erdi. Hızlıca sulak alandan uzaklaştık ve bir kaç dakika sonra Grover da aramıza katılınca tekneye geri döndük. Grover çok telaşa gerek olmadığını, durumun çok tehlikeli olmadığını ama önlem olsun diye aramayı çok uzatmak istemediğini söyledi. Daha önümüzde 2 gün vardı ve başka bölgelerde de sloth görme şansımız vardı. Üstelik piton tehlikesi olmadan.

Grover elinde maşet ile cangılda yolumuzu açıyor.

Ana nehrin bir kolunda olduğumuz için neredeyse akıntı yoktu ve koyu renkli sular üzerinde usul usul Pacaya Samiria’nın derinliklerine doğru ilerliyorduk. Yol boyunca daha önce karşılaştığımız canlıları izleyerek yolculuk ediyorduk ve birkaç saat sonra nehri ikiye ayıran bir buruna yanaştık. Öğle olmamıştı henüz ancak çadırlarımızı kurduk. Evet, geceyi doğada, cangılın ortasında geçirecektik! Çadır kurma faslından hemen sonra rehberimiz Fernando Amazon tanrıları ile karşılaşacağımızı söyledi ve eşyalarımızı ardımızda bırakarak tekne ile daha derinlere ilerledik. Bir noktada karaya çıktık ve yine Grover önde elinde maşetiyle cangılı yara yara devasa bir ağacın yanına geldik. Kutsal Ceiba ağacı normalde de büyük bir ağaç. Daha önce Ceiba ile bir kaç kez karşılaşmıştık ama bu ağaç daha önce gördüklerimizden kat be kat büyüktü. Amazon yerlileri bu ağacı kutsal kabul ediyor ve hatta özellikle bu ağacın tanrı olduğuna inanıyorlarmış. Fernando aynı bölgede iki tanrı ağaç daha olduğunu ve istersek diğer ikisini de ziyaret edebileceğimizi söyledi. Özellikle ikincisi bu gördüğümüzden de büyükmüş. Kabul ettik ve 1 saatlik nemli ve sıcak yolculuk sonunda ikinci tanrıağaca da ulaştık. Bu Ceiba’nın köklerinin arası da neredeyse bir ev genişliğindeydi.

Amazon yerlileri Ceiba ağacını kutsal kabul ediyor ve hatta özellikle bu ağacın tanrı olduğuna inanıyorlarmış.
Ceiba köklerinin arası neredeyse ev genişliğinde.

Günlük programımızda daha iki etkinlik daha vardı ve üçüncü ağaç için vaktimiz kalmadığını düşündüğümüz için dönüş yoluna geçtik. Ancak dönüş yolumuz başka bir taraftan oldu. Yol boyunca Grover cangılda hayatta kalma üzerine konuşuyordu. Bir noktada vahşi doğada içme suyunu nasıl elde edebileceğimizi anlattı. Sık sık yağmur yağıyordu ama yağmur suyu toplamaktan çok daha hızlı bir içme suyu tedarik etme yolu olduğunu anlattı; asma/sarmaşık (vine) dalları.

Cangılda sık sık karşılaştığımız ve ağaçların yüksek kısımlarından toprağa ya da diğer ağaçlara sarkan dallar aslında bolca içme suyu içeriyormuş. Grover hemen bir dalı aldı ve maletiyle iki taraftan kesti. Dal içerisindeki kanallar bolca su ihtiva ediyordu ve Grover’da dalı yatay tutuyordu çünkü biraz eğdiği zaman sanki çeşmeden akar gibi su akıyordu. Gözlerimize inanamamıştık. O kuru gibi duran dal, üç kişiye yetecek kadar su barındırıyordu. Hem sıcaktan hem de sürekli yağmurluk ile dolaştığımızdan çok su kaybediyorduk ve halihazırda bir süredir cangıl içinde doğa ile boğuşmaktaydık. Taze su adeta canımıza can kattı ve bu deneyim unutamayacağımız bir anı olarak aklımıza kazındı.

O kuru gibi duran dal, üç kişiye yetecek kadar su barındırıyordu.

Tekne ile öğleden önce çadırları kurduğumuz yere geri döndüğümüzde gün batımına bir kaç saat kalmıştı ve Grover balık tutmak isteyip istemeyeceğimizi sordu. Deneyelim, neden olmasın dedik. Fernando ve kaptan kampta kaldı ve biz de kayık ile kaldığımız burunun ayırdığı diğer nehir koluna girdik. Yarım saat usulca kürekledikten sonra suyun iyice durgunlaştığı ve koyulaştığı yerde bambudan yapılma oltalarımıza ufak et parçaları takıp suya saldık, pirana avındaydık.

Yarım saat usulca kürekledikten sonra suyun iyice durgunlaştığı ve koyulaştığı yerde bambudan yapılma oltalarımıza ufak et parçaları koyup suya saldık, pirana avındaydık.

Ben belki de denize bolca kıyısı olan bir ülkede yetiştiğim için daha önce defalarca oltayla balıkçılık yapmıştım ama Kasia hayatında daha önce hiç oltaya elini sürmemiş ama hayatında ilk tuttuğu balık bir pirana oldu. Kasia’nın heyecanı o kadar yüksekti ki, belki de hepimiz için günün en keyifli anıydı.

Kasia’nın heyecanı o kadar yüksekti ki, belki de hepimiz için günün en keyifli anıydı.

Durgun sular üzerinde, Amazonlar’ın ortasında pirana tutuyorduk. Bu sırada Grover piranalar ile ilgili bilgiler veriyordu. Aslında dünyada ünü kötü olmasına rağmen çok saldırgan olmadıklarını, çok aç kaldıklarında ya da kan kokusunu bolca aldıklarında saldırganlaştıklarını söyledi. İstersek bu sularda yüzebileceğimizi ve piranaların bize dokunmayacağını da ekledi. Suyun rengi o kadar koyuydu ki, kendime orada güvenemedim ama döndüğümüzde biraz da rehberlerin gazına gelip kendimi suya attım. Herhangi bir pirana saldırısına maruz kalmadım ama suda geçirdiğim sürenin tamamında oldukça tedirgindim. Sudan çıktıktan sonra da elime oltayı alıp balık tutmaya devam ettim ve yemek hazırlanırken az önce yüzdüğüm yerde bir kaç pirana daha tuttum. Tuttuğumuz piranaları da akşam yemeğine dahil ettik ve cangıl yine hareketlenirken çadırlarımıza geri döndük. Sabah çok erken, daha güneş doğmamışken kalkacak ve timsah ve yılan kovalayacaktık.

Suyun rengi o kadar koyuydu ki, kendime orada güvenemedim ama döndüğümüzde biraz da rehberlerin gazına gelip kendimi suya attım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here